Şehirler bugün her şeyi ölçüyor. Kaç kişi geçti, hangi saat daha kalabalık, nerede yavaşladık, nerede durduk? Ekranlarda rakamlar akıyor, grafikler konuşuyor, raporlar dolup taşıyor ama şehirde yürüyen insanın yükü hâlâ aynı.
Bir kaldırım kışın hâlâ ürkütüyor, bir durak hâlâ güvensiz hissettiriyorsa eğer ölçülen onca şey bir yerde eksik kalıyor demek bence. Çünkü mesele artık veri toplamak değil, o verinin davranışa dönüşüp dönüşmediğidir.
Biliyorsunuz ben bir teknoloji ile iç içeyim. İçinde çalışıyorum, araştırıyorum, kuruyorum, deniyorum. O yüzden eleştirirken de biliyorum ki; hiçbir sistem ilk kurulduğu hâliyle mükemmel olmaz. Ama asıl fark, kurduktan sonra arkasında durabilmekte. Bakabilmekte. Takip edebilmekte. “Bu gerçekten işe yaradı mı?” sorusunu sormakta. Bazı şehirlerde teknoloji çok şey biliyor ama çok az şey yapıyor. Ölçüyor ama harekete geçmiyor. Raporluyor ama iyileştirmiyor. Oysa akıllı şehir dediğimiz şey biraz da sonradan bakabilme cesaretidir. Kurduk mu, bitti demek değildir.
Asıl mesele, bir kış geçtikten sonra hâlâ aynı sorunlar konuşuluyorsa, orada durup düşünmektir. Kış, şehirler için gerçek bir sınavdır. Hava erken kararır, zemin zorlaşır, tempo artar. İşte o anlarda bir sistemin varlığı değil, etkisi konuşulur. Kadınlar o alanı kullanıyor mu? Yaşlılar hâlâ aynı yolu tercih ediyor mu? İnsanlar acele ederken daha mı rahat, yoksa daha mı tedirgin? Akıllı şehir, her şeyi mükemmel yapan şehir değildir.
Akıllı şehir, eksiklerini fark edip onları ciddiye alan şehirdir. Teknoloji burada bir gösteri unsuru değil, bir sorumluluktur. Ve sorumluluk, sadece kurmakla değil, sonrasını sahiplenmekle ilgilidir. Belki de bu yüzden en çok şuna inanıyorum: Gerçekten çalışan sistemler sessizdir. İnsan rahatladığında fark edilir. Şehir doğru çalışıyorsa, bunu anlatmaya gerek kalmaz; hissedilir.


